22 Şubat 2017 Çarşamba

Yılbaşı ağacı

Yılbaşı kutlamalarına karşı sistematik bir karşı çıkış galiba daha önce hiç, bu sene olduğu gibi bir boyut kazanmamıştı. Siyasi iktidarın da desteğiyle olsa gerek yılbaşı kutlamalarına karşı çıkanların tepkileri hem daha görünür hale geldi hem de sesleri daha çok çıkıyor. Tepkilerin başka kültürlere karşı hazımsızlıktan, farklı olanı reddetmekten kaynaklanmasının yanı sıra belki daha derinlerde yer alan bir toplumsal kompleksin, fobinin işareti olarak da yorumlanabilir. Bilindiği kadarıyla Tanzimat sonrasında Osmanlı’nın kültürel coğrafyasında başlayan Batı tartışmalarının temelinde yer alan Batı karşıtlığı halen daha sürüyor.
Batı diye kavramlaştırılan olgu da aslında modernleşme süreci. Osmanlı’nın ve bakiyesi toplumun egemen kültürel tavrı temelde modernleşme karşıtlığına dayalı. Bugüne kadar gelen yılbaşı kutlamalarına, eğlencelerine yönelik karşıtlığı da bu bağlamda yorumlamak, değerlendirmek gerekiyor. Özellikle Cumhuriyetin tepeden modernleşme projesinin zaman içinde tıkanmasıyla birlikte muhafazakâr, siyasal İslamcı, Türkçü cephenin toplum üzerindeki modernleşmenin temel dayanaklarından olan Aydınlanma karşıtlığının basıncını arttırdığını görüyoruz. Yılbaşı kutlamalarına yönelik tepkileri bu tarihsel perspektiften okumak gerekiyor.
Modernleşme karşıtlığının öncülüğünü yürüten İslamcı siyasal çevrelerin kültürel argümanlarından biri yılbaşı eğlenceleri ve kutlamalarına karşı çıkmak. Buna karşın yılbaşı kutlamalarıyla ilgili örneğin sol siyasal ve kültürel çevrelerde dikkat çekici bir vurgu gözlemlenmiyor. Yılbaşı ve yeni yıl kutlama ve eğlencelerini modern Türkçe şiirde konu edinen birkaç şiir ve şair sayılmazsa neredeyse yok. Üstelik yeni yılla ilgili duygu ve düşüncelerin paylaşımında, temelde yaşama sevincini, coşkusunu arttırmaya yönelik ifadeler kullanılmasına karşın.
Yeni yıl ve yılbaşı duygu ve düşüncesini içeren bulabildiğimiz şiirlerden biri Nâzım Hikmet’e ait. Usta şairin şiiri “Yılbaşı Ağacı” başlığını taşıyor. “Finlandiya koyunun güneyinde geceleyin dumanlı denize yakın telli pullu bir yılbaşı ağacı” diye başlıyor şiir. Yılbaşı ve yeni yıl temasını içeren bir başka şiir de Murathan Mungan’a ait. Mungan’ın “Bir Yılın Son Günü” başlıklı şiirinde biten yılın tortularına kederli bir bakış atılıyor.
“Bir yıl daha bitiyor
Düşlerim, tasalarım, yarım kalmış onca şey
Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
Bana mı öyle geliyor
Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
İnsan yaşlanırken?”
Takvim, yani zamanı kesitlere ayırmak belli ki tarih boyunca her toplum, her kültür için bir zorunluluğun sonucu olmuş. Bunun modern zamanlarda kaçınılmaz hale geldiği de açık. Modern çağın insanı da biten yıl, geçmiş zaman için bir yandan kederlenirken hatta belki yas tutarken bir yandan da karamsarlığın karanlığında yığılıp kalmak istemiyor. Bir başlangıç ve umut seçeneği saydığı yılbaşını, yeni yılı karşılamayı eğlenceye ve kutlamaya dönüştürmüş diyebiliriz. Sonuçta diyebiliriz ki insan aynı zamanda ritüelleriyle birlikte insan… Modern Türkçe şiirde biten yılı ve yeni yılı tema olarak işleyen şairlerden biri de Ahmet Erhan. Erhan’ın şiirinin başlığı “Bir Yılbaşı Ağacı İçin”. Şiir 1992 yılı biterken yazılmış ve şairin hem toplumsal hem bireysel kayıplarda duyduğu yoğun kederi dillendiriyor şiirinde…
“Faili meçhul bir intihar ikliminde
Türkiye’de, 1993’ün arifesinde
Geçmişten geleceğe birkaç mutluluk anı taşıyorum
Zor bir yıldı, annem öldü, dünyada
Yangın çıktı, oysa ben hep üşüdüm
Kalbimdeki son ışığı da torbasına gömdüm”
Öte yandan Cumhuriyetin ilanından sonra da yılbaşı kutlamalarına, eğlencelerine yönelik sınırlı, belli bir çevrede kalsa da tepki gösteriliyor. Yılbaşı kutlamalarına, yeni yıl sevincine, eğlenceler düzenlenmesine karşı tavır alan İslamcı, Türkçü, muhafazakâr anlayışın önde gelen isimlerinden biri de İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’dur. Ersoy’un hamaset, kuru bir söylevden ibaret, günümüzün muhafazakar çevrelerinde yılbaşı kutlamalarına karşı çıkmak için kullanılan şiiri şöyle:
“Ya Rab! Böyle mi olacaktı, benim cennet yurdum?
Baktım da etrafıma yalnızım, ağladım durdum.
Bir mânâ veremedim, şu Milâdî yıl başına!
Şaştım da kaldım, Müslümanların vah telaşına!
Çevirdim başımı, nereye ettimse bir nazar.
Gördümki, noel için hazır, yer yer çarşı pazar.
Haykırmak gelmişti içimden, seslendim millete.
Heyhat! Duyuramadım, ne Âhmed’e ne Mehmed’e.
Ey Âlem-i İslâm’ın baş tacı, büyük Türkiye!
Mukaddesatı unuttun, Avrupa diye diye!.”
Neyse çoğu şiir okurunun, artık hiçbir şiir lezzeti dil hazzı duyamayacağı belki komik bile bulacağı hamaset yığınını geçelim. En iyisi Nâzım Hikmet’in yukarıda sözünü ettiğimiz şiirine dönelim. Hem ayrıca Nâzım Nikmet’in neden ve nasıl büyük bir modern şair olduğunu bir kez daha anımsamış oluruz bu vesileyle…
YILBAŞI AĞACI
Finlandiya koyunun güneyinde geceleyin dumanlı denize yakın telli pullu bir yılbaşı ağacı
karanlık Gotik kulelerle Töton şövalyelerinin armaları arasında ve fabrika bacalarıyla çevrili bir yılbaşı ağacı.
Bir yılbaşı ağacı karlı bir meydanda Estonya türküleri söylüyor
telli pullu upuzun bir yılbaşı ağacı
sen kırmızı sırça topun içindesin
saçların saman sarısı kirpiklerin mavi
onu orya ben astım seni içine koyup
ak boynun uzundur yuvarlaktır
kuşkularım kaygılarım sözlerim umutlarım ve okşayışlarımla koydum seni sırça topun içine
bütün yılbaşı ağaçlarına bütün ağaçlara bütün balkonlara pencerelere çivilere hasretlere astım kırmızı sırça topu seni içine koyup
bağışla beni öleceğim seni bırakıp orda
Estonya en küçük sosyalist devleti adam başına en çok şiir okuyan en çok votka içen ve otomobile motosiklete motorollere en çok meraklı ve deri işleriyle mobilyasıyla ünlü bir de otuz binlik korosuyla
ölüm döşeğinde yatanın gözlerine bakamam utanırım
yaşamak ayıp bir şeymiş gibi gelir biri yanımda can çekişirken
Lüsya ölüyor Moskova’da Antuzyastlar Caddesinde bilmem kaç numrolu sağlıkevinde
yüzü eski bir tahta kaşık
eriyen kara karışıyor akşam karanlığı
art arda kamyonlar geçiyor asfaltı sarsarak
Lüsya’dan vuran keder mi alnımı kırıştıran kendi yakınlığım mı ölüme
bir yılbaşı ağacı karlı bir meydanda Estonya türküleri söylüyor
telli pullu upuzun bir yılbaşı ağacı
bağışla beni öleceğim seni bırakıp içinde sırça topun
bu dünyada bir şey yaşıyor eşi emsali görülmedik bir şey ve benden başka kimse farkında değil onun
belki bir bitki bir hayvan bir söz bir maden bir ışın bir mutluluk belki
belki bir yıldızdan düşmüş
bu dünyada bir şey yaşıyor senin için yaşıyor ama sen farkında değilsin onun
öleceğim bağışla beni öleceğim ve sen kırmızı sırça topu parçalayıp çıkacaksın içinden ineceksin karlı bir meydana
artık Moskova’da mı olur Tallin’de mi Leningrad’da mı ineceksin karlı bir meydana yılbaşı ağacından
ama ben bu dünyada senin için yaşayan şeyi götürmüş olacağım
Lüsya ölüyor
yüzü eski tahta bir kaşık
benden sonra ölmesi gerekenler benden önce ölüyor ne iştir
büyük harpler yüzünden ölüm büsbütün şaşırdı sırayı
kamyonlar geçiyor Antuzyastlar Caddesinin asfaltını sarsarak
afişlerde 65 yılının dev sayıları kömür şu kadar ton petrol bu kadar kumaş şu kadar metre
karlı bir meydanda bir yılbaşı ağacı Estonya türküleri söylüyor
karanlık Gotik kulelerin arasında ve fabrika bacalarıyla çevrili bir yılbaşı ağacı.
1962, 1 Ocak Tallin. 
Nâzım Hikmet
Evinizde, salonunuzda bir yılbaşı ağacınız olsun olmasın, ama içinizde mutlaka yılbaşı ağacını aratmayan umudunuz yaşama sevinciniz coşkunuz olsun. Sol tarafınızdaki cevahirin kararmayacağı bir yıl dileriz…
YENİ ÇIKAN KİTAPLAR
Şiirin insana daveti
candanselmansiir
“Sen Sarıldın Kış Bitti” Candan Selman’ın üst üste baskı yapan şiir kitabı.Candan Selman (1974) çevirmen, öykücü ve roman yazarı aynı zamanda. Kafekültür tarafından yayımlanan “Sen Sarıldın Kış Bitti” Selman’ın ilk şiir kitabı. İçiniz gülerse yüzünüz de güler, ama yüzünüz güldüğü için içinizin güldüğü kesin değildir. Candan Selman’ın şiirleri hem yüzünüzü, hem içinizi güldürmeye yönelik çabanın ürünleri. Selman, şiirlerini okuyanların içini ve yüzünü güldürmek istiyor, ama bunu bildiğiniz mizahın kalıplarıyla denemiyor. Şiirlerde mizah da var, yok değil. Ama daha çok çocukluk var. Candan Selman, şiirlerindeki çocuk diliyle yüzünüzü ve içinizi güldürmeye çalışıyor. Sanki kendi kederini, kendi varoluş sıkıntısını, hatta yasını aşmanın bir yolu olarak görüyor başkalarının gülümsemesini. Karşıtlıklar kuruyor, tersinlemeler yapıyor dilde. Örneğin martılara bulut atıyor, dalgalara ekmek. Biraz dalga geçiyor. Ama sulandırmıyor. Sokakları, sokakların gri yüzünü dert ediniyor. Belki de budur onun dizelerinin sokaklarda duvarlara yazılmasının nedeni. Kitaba adını da veren “Sen sarıldın kış bitti” dizesi kitap yayımlanmadan önce şehrin sokaklarındaki duvarlarda çoktan kamusallaşmıştı. Candan Selman açık konuşuyor şiirlerinde: Sen gittin yaz bitti, sarıldın kış bitti. Şiir okuru kitaptaki diğer şiirlerde, dizelerde de benzer sıcaklığı, yakınlığı bulacaklardır.
Şairin meyhanesi
Doğaçlama şiirin, kendine has sesi, ritmi, sözcükleri, imgesi, havası var. Doğaçlama şiir için kâğıttan çok sese yakışıyor dersek, en azından bunu Türkçedeki hali için söylersek, çok da yanlış bir ifade olacağını sanmam… Murat Koçak’ın “Yeni Gün Meyhanesi” adıyla yayımlanan son kitabındaki şiirleriyle ilgili doğaçlama izlenimi edindiğim için yazdım bunları. Koçak içinden geleni içinden geldiği haliyle kâğıda geçirmiş. Şiirin büyüsü varsa hiç kaybolmadan yazıya aktarmak istemiş ve öyle yapmış diyebilirim. Bence iyi de yapmış. Şiiri doğrudan bir iletişim biçimi olarak gören birinden de başka türlüsünü beklemek ne kadar doğru olur ki. Okurken kitabın adını bile uzun uzun düşündüm. Sonra şairin meyhanesi tabii ki aşkıdır yorumunu yaptım. Yani diyeceğim aşkı kendine meyhane yapmış ve orda sarhoş bir şair var. Aşk da tabii ki en geniş anlamıyla… Yorumuma katılsanız da, katılmasanız da önerim, merakınızı karşılamak için kitaba ulaşın. Murat Koçak’ı tanıyanlar bilir. Eğer biri için “şiir gibi adamdır” tanımı yapılacak olursa onlardan biri de bana göre Murat Koçak’tır. Koçak gerçekten ömrünü şiire vermiş biri. Yayımladığı dergiler; şiir okurlarının, dostlarının buluşmaları için açtığı mekânlar hep aynı amaca yöneliktir… Şiiri canıyla, kanıyla yaşayan, taşıyan biri. Kitaptaki Koçak gibi yaşam pratiği içindeki Murat Koçak için de “bizzat kendisi şiir gibi adam” cümlesi kurulabilir. İyi insan şair olmak için yeterli değildir denir. İyi insanın şair olup olmamasından daha önemlidir bence şiirin yanında olması. İyi insan şiirle yürür. Ama üstüne basmaz. Şiir okurları, şiir dostları; “Yeni Gün Meyhanesi”ni, Murat Koçak’ın şiirin üstüne basmadığı, sokaklarda şiirle yürüdüğü kitabı olarak dikkate alacak, kaydedeceklerdir.
DERGİLER…
ywen
Yıl sonu gelince yeni yılın dergileri erken basılır, erken dağıtılır. O erkenci dergilerden elimize ilk ulaşan “Yeni e” dergisi oldu. Hem şiir hem de genel olarak “Yeni e” dergisinin okurlarını ilgilendiren bir bilgiyi paylaşalım önce. Dergi üçüncü sayısından itibaren dağıtımla ilgili sorunları büyük ölçüde çözümlemiş. Artık derginin okurları, edebiyat sanat dostları hemen hemen her yerleşim birimindeki önemli ve büyük kitapçılardan; kitap, dergi, gazete gibi yayınların satışı yapılan marketlerden temin edebilecekler. Kültür sanat edebiyat şiir dergileri için dağıtım kronik bir sorun.
“Yeni e” dergisi üçüncü sayısında şiirleriyle yer alan isimler Asım Gönen, Yaprak Damla Yıldırım, Narin Yükler, Kadir Sevinç, Önder Karataş, Nurgül Özlü, Yusuf Yağdıran ve Bekir Dadır. Dergide üç de çeviri şiir var. Reşo Ronahî, Gulîzer’in şiirini Kürtçeden, Tozan Alkan, Marcos Ana’nın şiirini İspanyolcadan, Lale Alatlı Yeorgios Viziinos’un şiirini Yunancadan Türkçeye çevirmiş.
SÖYLEŞİ… ETKİNLİK…
İzmir Karşıyaka Belediyesi’nce desteklenen ve Veysel Çolak öncülüğünde yürütülen şiir atölyesinin etkinliklerinde bugün şair Gülten Akın anılıyor. “Direncin Şairi” adıyla düzenlenen etkinlik saat 14.00’te Çarşı Kültür Merkezi’nde…

Hitler'in Kavgam'ı ve faşizm

Albrecht Koschorke’nin kaleme aldığı, “Nasyonal Sosyalizmin Poetikası” alt başlıklı Hitler’in Kavgam’ı Üzerine Bir Analiz adlı kitap, Kavgam’ı oluşturan cümle kalıplarından ziyade, metnin yayımlandığı dönemle olan ilişkisine, okuyucu üzerinde bıraktığı tesirlere ve bu tesirlerin evrim geçirdikten sonra yarattığı kural dışı güce dair nitelikli bir inceleme vaat ediyor.
Kavgam, Türkçedeki yaygın karşılıklarından biri “zorba” olan diktatörlük mefhumunun tarifini baştan yapan Hitler’in; kimine göre tabu, kimine göre sembol, kimine göre ise “yakılması gereken bir şey” olarak izah edilen kitabı. Tanıl Bora da kitabın Sunuş bölümünde, Kavgam’ın tarihine, yayımlandığı dönem ortaya çıkan etkisine, tabu olup olmadığına, yeniden yayımlanma hususuna ve Türkiye’de Kavgam’ın hangi âlemlerde dolaştığına dair mühim açıklamalar yapıyor. Bu bölümlere değinmekte fayda var, zira Kavgam’ın yazılma sürecine ışık tutması bir yana, ülkelerin değişen tutumlarına göre piyasada serbestçe dolaşmasına veya “dolaşımının engellenmesine” dair de birkaç kelam ediyor.
HAYATINDAN DÜŞÜNCELERİNE…
hitler
Albrecht Koschorke, Hitler’in Kavgam’ı Üzerine Bir Analiz – Nasyonal Sosyalizmin Poetikası / İletişim Yayınları, 95 syf.
Hitler, 1923’teki başarısız darbe girişiminden sonra hapishanede yazmaya başladığı, iktidara geldikten sonra da muazzam satış rakamlarına ulaşan bu meşhur kitabının ilk cildinde hayat hikâyesini dramatize ederek anlatırken, ikinci cildinde kendi nasyonal sosyalizminin krokisini çizip temel argümanlarını açıklıyor.
Bora, İkinci Dünya Savaşı bitiminde kitabın başta Almanya olmak üzere bir dizi ülkede yasaklandığına, ancak ırkçı-faşist hareketlerin yaygın olduğu Hindistan’da yayımlanmaya devam ettiğine dikkat çekiyor. Telif problemi ortadan kalktığı için Almanya’da serbest bir şekilde basılabilme durumuna gelen kitabın, bu bağlamda Almanya’da başlattığı “tabu” ve “Nasıl yayımlanmalı?” tartışmaları da, sürecin geldiği nokta açısından zihin açıcı taraflara değiniyor. Kitabın, bol dipnotlu izahlı bir şekilde yapılan basımı, bu tartışmaların odak noktası haline gelmiş durumdayken, diğer yandan “Kitabın basımını tekrar nasıl engelleyebiliriz?” sorusu da gündemde kalmaya devam ediyor. Bora, Sunuş’un son bölümünde, Kavgam’ın Türkiye’deki ahvaline dair de önemli bilgiler veriyor; ne kadar okunuyor ve Türk milliyetçileri açısından nasıl algılanıyor…
Albrecht Koschorke, kitabın ilk bölümünde toplumsal krizler ve preker gruplar bağlamında, ideoloji ve iktidar olma meselesi üzerinden bir analiz yapıyor. “Hitler fenomenini anlamanın, bireyi tek başına şeytanlaştıracak kadar yüceltmek gibi bir yaklaşımdan fazlasını gerektirdiğini” belirten yazar, halkın içerisinde bulunduğu durumu ve bu durumun iktidara açtığı yolu betimliyor. Fransız sosyolog Gustave Le Bon’un kitleler psikolojisi için geliştirdiği aşamalı modelden hareket eden yazar, kitlelerin pasifliği ve telkine tam anlamıyla açık olmasını da bu bağlamda açıklıyor. Aynı zamanda, preker sınıfların tarih boyunca kriz dönemlerinde ortaya çıkışı ve Avrupa’daki milliyetçiliğin başarısındaki rolüne de değiniyor.
www.jestiniyap.com
MODERN DİKTATÖRLER
İkinci bölümde, modern diktatörlüklerin kitaba verdiklere önem, Hitler’in Kavgam’ı yazarken öne çıkardığı unsurlar, bu unsurları kitleye açıklama uğraşı ve “başarılı” bir şekilde yönettiği “algı operasyonu” anlatılıyor. Kitabın, tüm halka dağıtıldıktan sonra bir tür anayasal metine dönüşecek kadar otoriter bir konumu işgal ettiğini ve eleştirilere kapalı olmasına katkıda bulunacak kadar kendi etrafında geliştirdiği bir “ritüel”e sahip olduğunu belirtiyor.
“Hitler’den sonra Avrupa kendisini hangi durum içerisinde buldu?” minvalinde bir soruyla muhatap olan son bölümde, Avrupa’nın, bu katı milliyetçiliğin kıskacından kurtularak kendine daha “soft” bir alan açmaya çalışmanın yolunu görece daha özgürlükçü ve demokratik yönelimler içerisinde aradığını, ancak özellikle 1990’larda ortaya çıkan kapsamlı kriz ve hareketlerle bunun sekteye uğradığı anlatılıyor. Buna ek olarak, “tarihten ders alma” konusunun önemine ve fanatizm kavramına dair kapsayıcı saptamalar yer alıyor.
Albrecht Koschorke’nin, çabucak okunabilen, ancak idrakinin daha uzun bir zaman alacağı analizi; zihinlere gönderdiği resimler, ruh hallerinde yarattığı dalgalanmalar ve faşizmin düşünce dünyasına getirdiği açıklamalar ile bir başucu kitabı niteliğinde…

Dergah Yayınları ile Ahmet Mithat'ın eserlerine yolculuk

DUVAR – Hayatı boyunca yeniliklere açık kalmakla birlikte, saf taklitten uzak durarak, edebiyatın birçok farklı türünde kendine özgü kalemi ile 200’den fazla eser vermiş bir yazar ve gazetecidir Ahmet Mithat Efendi. Onun -çoğunu edebiyatımıza bizzat ilk kez kattığı- farklı türler ve temalardaki eserleri Dergah Yayınları’ndan yayınlanmakta. Yazarın çağdaş edebiyat çevresi ve dönem sonrası yazarlar tarafından ”yazı makinesi” olarak anılması gözümüzü korkutmasın, eserlerinin içeriklerine beraber göz atalım.
Felatun Bey ile Rakım Efendi 
felatun
Dönemin sosyo-kültürel şartlarının getirdiği alafrangalık, cariyelik, Doğu-Batı karşıtlığı gibi konular bu eserde Ahmet Mithat Efendi tarafından, Felatun Bey ve Rakım Efendi olarak isimlendirdiği, birinden tamamen zıt iki ana tip üzerinden ustaca ele alınmıştır. Toplumun içinde bulunduğu yenileşme döneminde, yazar bu süreçte kendi kültürünü kaybederek yalnız taklit yoluyla yanlış batılılaşmaya gidenleri, düştükleri komik durumlar üzerinden eleştirir. Rakım Efendi çalışkan, tutumlu ve örnek alınası bir tipleme olarak okuyucuya verilirken, Felatun Bey batılılaşmayı sadece yüzeysel anlamda benimseyerek, tutarsız davranışlarının bedelini ödeyen bir karakter olarak karşımıza çıkar.
Müşahedat
mus
Ahmet Mithat’ın kendi ismiyle de romana karakter olarak dahil olduğu bu eser, sık sık karşılaşılan kurguya müdahale tekniği ve yazılma yönteminin konu ile bir tutulma özelliği sayesinde yazarın en ilginç romanı haline gelmiştir. Aynı zamanda bu yönüyle roman, Berna Moran’ın belirttiği gibi ‘dünya edebiyatında da örneği görülmeyen bir teknikle yazılmıştır.’  Yanlış batılılaşma olgusunun bu kez postmodern bir anlatı tekniği ile Osmanlı-Türk perspektifinden ele alınması da eseri ilginç kılan bir başka özelliktir. Yazarın vapurda karşılaştığı ve daha sonradan tanışacağı, aralarında Fransızca sohbet eden kadınları Beyoğlu’ndaki evlerine kadar takip etmesinin ardından, onlar hakkında bir roman yazmak istediğini söylemesi ve kadınlardan birinin bu teklifi kabul etmesi ile olaylar gelişir.
Avrupa’da Bir Cevelan
cevelan
Ahmet Mithat Efendi modern anlamda ilk gezi yazısının örneğini bu kitabı ile verir. II. Abdülhamit tarafından Stockholm’de gerçekleşen Oryantalistler Kongresi’ne katılmak için resmi olarak görevlendirilir. İstanbul’dan, önce Stockholm’e uzanan seyahatinde, kongre sonrası görmek istediği diğer Avrupa şehirlerini de gezerek ve izlenimlerini aktararak bu renkli yazıları bir araya toplar. Avrupa seyahatnameleri içerisinde özel bir konuma sahip olan bu eserde şehirler ve yeni kültürler tanınırken, yazar bunları dönemindeki birçok yazar gibi saf bir Batı hayranlığı ile değil de, bir Doğulu perspektifi ile karşılaştırmalı olarak ele alır ve okurlarına öyle sunar.
Beşir Fuat
bes
Ahmet Mithat ile üç yıl süren dostluğunun ardından intihar eden Beşir Fuat’ın yazar tarafından kaleme alınan bu biyografisinde, nasıl tanıştıkları, arkadaşının şahsına ve intiharına dair izlenimleri anlatılır.  Fuat’ın hem kendisiyle hem de başkaları ile olan mektuplaşmalara da yer veren yazar, konu ile ilgili yorumlarını ve eleştirilerini yapar. Beşir Fuat’ın materyalist görüşlerinden de bahsedilir. Arkadaşının intiharını bir ‘facia’ olarak yorumlayarak, bu konudan okurlarının çıkarmasını istediği dersleri sıralar.
Sait Beyefendi Hazretlerine Cevap
sait-bey
Kemal Paşazade Sait Fransızca tercümelerdeki çeviri hatalarını ele alıp eleştirerek  Galatat-ı Tercüme adlı eseri yayınlar. Bu eserin yayınlanmasının üzerine Ahmet Mithat Efendi ile aralarında geçen mektuplaşma sürecini yazar kitap haline getirir. Türk edebiyatının ilk polemiklerinden biri olan ve tenkit türünde büyük önem arz eden bu eserde, aynı zamanda Ahmet Mithat Efendi’nin Batı Edebiyatı’na yönelik ilgisini de yakalamak mümkün.
Peder Olmak Sanatı
ahmet
 Evliliğin asıl amacını baba olmak ve iyi bir evlat yetiştirmek olarak benimsemiş yazar ‘Peder Olmak Sanatı’nı gençlere bu konuda nasihatlar tadında yazmıştır. Sıkça kendine tema olarak belirlediği doğu-batı çatışmasını bu sefer evlilik başlığı altından yürütmüştür. Osmanlı tipi evlilik ve Batı tipi evlilik karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.

Bir sürgüne gitti, hayatı değişti

Ahmet Mithat Efendi’nin Üss İ İnkılab’ı, 2’nci Abdülhamid’in tahta çıkmasından hemen sonra, padişahın siparişiyle, (Şerif Mardin buna ‘verdiği ilhamla’ diyor) kaleme aldığı son derece ilginç bir metindir. Kitap bir yönüyle yeni padişahın bir tür meşruiyet, propaganda metni, diğer yönüyle yeni padişaha sunulmuş bir dilekçe, bir yol haritası niteliğini taşır.
Ahmet Mithat Efendi’nin hezarfenlik eğilimini de yansıtan kitap, devletin siyasal tanımından mali yapısına, silahlardan Balkanlardaki milliyetçi hareketlere, uluslararası siyasetten basına, bayındırlıktan eğitime, yasallık ve yargının öneminden bilime çok sayıda konuda sorun tespiti, çözüm önerileri ve doğru yanlış cetveli sunar. Osmanlı yenilenmesini 3. Selim’den başlatan Ahmet Mithat Efendi, önceki dönemlerin hata sevap dengesini kurmaya çalışarak, her bölümde gününe kadar gelir. “İnkılap Tarihi”nde olumsuz kutba yerleştirilen Ahmet Mithat Efendi’nin, yenilikçi geleneğin kronolojisini benimsemesi de başlı başına dikkat çekici bir noktadır esasen.
ULEMA KABUK DEĞİŞTİRİRKEN
dergah
Üss-i İnkılap / Ahmet Mithat Efendi / Dergah Yayınları
Kitabın yazılış zamanı, Abdülhamit’in tahta oturduğu ve henüz kendi ilan ettirdiği Anayasa’nın yürürlükte olduğu, yani Sultan’ın henüz genç ve umut bağlanan, “Batıcı aydınların” sevgisini, yani “sözlerini dinleyeceğine” dair umutlarını kırmadığı dönemdir. Ahmet Mithat Efendi, aydınların sevgilisi olmaktan çıkıp saltanatının hakkını vermeye çalışan, yani klasik bir Osmanlı Sultanı’na dönüştüğü zamanlarda da Abdülhamit’in yanında yer alacaktır. Ancak Üss i İnkılap’ın ilk cildi, Efendi’nin bugüne kadar eleştiri konusu yapılan iktidara teslimiyetinin izlerini pek taşımaz. Bu izlerden söz edilecekse sonraki dönem metinlerini okumaya yönelmek gerekir. Üss i İnkılap ise dönemin okumuş yazmış taifesinin ortak sevincini sergiler: İmparatorluğun yıkımını hazırladığı varsayılan öğeler içindeki ‘cahil geleneksel ulema’nın yerini almaya aday, her bakımdan onlardan ‘bilgili’ ve fakat bilgisini iktidar eleştirmenliği için değil, iktidar uygulaması için kullanıma sunmak isteyen yeni ve yenilikçi kuşağın iş bulma coşkusu…
Ahmet Mithat, kitap boyunca tipik bir bağlı aydın iyimserliğiyle konuşur. Bağlandığı iktidarın başlangıcında, önemli bir kısmını daha sonraki dönemde bir daha bulamayacağı genişlikte bir söz hakkını kullanmaktadır ve bunu yaparken, hem dönem itibarıyla, hem kendi kişiliği itibarıyla yine tipik sayılacak bir tutum takınır. Kimi zaman kendi kültürü üzerine konuşan dikkatli bir aydın edası taşır, kimi zaman kamuya seslenen bir kanaat önderi havasıyla süsler sözlerini, kimi zaman efendisine gerçekleri aktaran açık sözlü bir bürokratın dikkatli diline başvurur. Metni okurken dönemin yönetsel sorunlarının, döneminin bir kalemşorunun yazısından izlerken, daha önceki dönemlerde var olan birçok Osmanlı eğitimlisinin, konumuna uygun dillerinin, bakışlarının yankımalarını buluruz. Padişaha ve geçmiş hakanlara saygısını bildirirken, methiye düzen bir divan şairinin sesi yankılanır. Sorun yumaklarını anlatırken, Koçi bey türü bir iktar danışman-eleştirmeninin cümleleri uçuşur gibidir.
Güncelliğini sürdüren sorunlara değinirken ikna dilini kullanmaya yeltenen bir Tanzimat aydını belirir sayfalarda. Sorunların çeşitliliği, Katip Çelebi tarzı bir hezarfenle ‘işin özünü’ dillendirmeye çalışan potansiyel bir ansiklopedist arasında bir kimlik belirip kaybolur. Metin, hitap ettiklerinin en başında hünkarın olduğu bilen bir Osmanlı’nın şekli alçak gönüllüğünü taşır. Yeni keşfettiği romana çok geçmeden kendisini olduğu gibi koymayı akıl eden, hayatını anlattığı Menfa’dan, felsefeye soyunduğu metinlere kadar “Ben” demekten ve kendi beniyle her metnine girmekten zevk alan Ahmet Mithat Efendi’nin, benliğini özenle ve en fazla biçimde geri çekmeyi başardığı ürünlerinden biridir Üss i İnkılap.
HAK MÜDAFİİ – REJİM MÜDAFİİ
Geçmişte kalan işlev ve söylevlerinin belli belirsiz izini taşıyan metin, o dönemden biraz önce başlayıp, daha sonra her dönem biraz daha olgunlaşıp ayrışarak şeklini bulacak yeni bir okumuş yazmış tipin tohumlarını da içerir. Bir doktriner, bir iktidar söylem üreticisi, bir propagandist, bir iktidar danışman eleştirmeni, bir kamuoyu oluşturucusu, bir müdahil aydın, yer yer bir haklar, yer yer de rejimin ta kendisinin yılmaz müdafii…
Bu işlevlerin bir kısımını Ahmet Mithat Efendi daha sonraki metinlerden ayrıştırarak üstlenecek, bir kısmını ise son defa cüret etmiş olacaktır. Örneğin matbaa, basın yayın ve zararlı olabilecek fikirlerin özgürce yayılması gereğini savunurken, İbrahim Şinasi gibi evrensel aydınlanmacı tavrın temsilcilerinden bile ileri gider gibidir. Oysa aynı konuları bir daha Üss i İnkılap’taki şartsız açıklığıyla ele almayı denemeyecektir. Abdülmecit-Aziz-Murat dönemlerinde bulgulayıp sıraladığı yönetsel hatalara karşı uyarılarını, yeni padişah-hükümet eleştirmenliğini Abdülhamit döneminde askıya alacak, Jön Türk’e kadar bir daha neredeyse bu konulara girmeyecektir.
BİR BAŞKA METİN: MENFA
Ahmet Mithat Efendi’nin “saray sipariş”i Üss-i İnkılab’ının yanı sıra, eserleri içinde önemli bir yer taşıyan bir metni de “Menfa”dır. Menfa, Abdülhamitçi Ahmet Mithat Efendi’nin ortaya çıkmadan önceki döneminin final eseridir. Politik dönüşümünü anlamanın anahtarı niteliğindedir.
Menfa (yani Sürgün) Ahmet Mithat Efendi’nin, Yeni Osmanlılarla, özellikle de hayranlık duyduğu Namık Kemal’le yoldaşlığa heveslendiği kısa süreli bir dönemin ardından sürgüne yollandığı Rodos anılarını içeriyor. Kitap, Rodos’taki “…üç sene, iki ay müddet devam eden…” sürgün hayatından başka, yazarın, yoksul ve yetim ‘Ahmet’likten, ‘Ahmet Mithat Efendi’liğe varan kişisel serüveninin, Rusçuk-Bağdat-İstanbul üçgeninde, 1864 – 1873 arasında geçen yıllara ait seyir defteri niteliğini de taşıyor.
Osmanlı topraklarının birbirinden her bakımdan farklı üç mekanına ilişkin gözlemlerin yanı sıra, Hace – i Evvel’e adını bağışlayan ünlü Osmanlı siyasetçisi Mithat Paşa ile yazarı batı kültürüyle tanıştıran Osman Hamdi Bey gibi aydınların dahil olduğu çeşitli olay ve sohbetlerin tanıklığı hayli ilgi çekici. Ahmet Mithat Efendi’nin, ‘durmaksızın yerli yersiz bilgi aktaran, edebiyatı zayıf, çenesi kuvvetli bir zat’ olduğuna yönelik yarı doğru efsaneye aldanıp, kitabın ‘kuru tanıklıklar, uzmanından başkasına yaramayacak ıvır zıvır’la örülü olduğunu düşünmek aldatıcı olur. Her ne kadar, kitabın başında ‘roman değil, gerçekleri yazacağını’ dile getiriyorsa da, renkli gözlemleri, kişisel gelişimine dair çarpıcı ayrıntılar, sürgün arkadaşı Tevfik Bey’le (Ebuziya) kavgalarının canlı anlatımları ve sürgün yerindeki diğer insanlar (öğrenciler, korkak yöneticiler, cesur yöneticiler, idamlıklar…) hakkında sıkı anlatıcılara özgü ayrıntılar Menfa’ya neredeyse bir ‘gelişim romanı’ tadı veriyor. Çeviriyazısı 107 sayfacık tutan bir kitabın yarım kalmış bir cümleyle sona ermesi de, daha sonra 1000 sayfalık kitaplara imza atmışlığı bulunan, gece gündüz yazabilen Ahmet Mithat’ın romansal bir oyunu gibi.
NAMIK KEMAL’E MEKTUP
Handan İnci, Ahmet Mithat’ın Menfa’yı, adının Yeni Osmanlılar’la birlikte anılmasının bir ‘yanlış anlama’dan ibaret olduğunu, çok sevdiği ve saydığı Namık Kemal’le aralarında politik bakımdan önemli görüş ayrılıkları bulunduğunu, dolayısıyla, sürülmesinin tamamen haksızlık olduğunu tartışmak için yazmış olma ihtimalini anımsatıyor. Doğrulayıcı kanıt da yerinde: Çocukluk ve gençlik anılarına geniş yer vermesine rağmen, adı Menfa…
Menfa, aynı zamanda, Ahmet Mithat Efendi’nin siyasal tutumunu ve yönünün değiştiğini de haber veren bir kitap. Gerçi Ahmet Mithat, “görüşlerinin hep aynı kaldığını, boş yere sürgün edildiğini” tekrarlayıp dursa da, örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar bu “arkadaş kurbanı” söyleminin pek doğru olmadığına işaret ediyor.
Kitapta, dönüşümünün gerekçelerini, Namık Kemal’e hitap ettiği mektubuyla açıklarken, şöyle diyor:
“Biz milletimizin yenileşmesi gerektiğini halkımıza anlatmak için ne diyeceğiz? Bir kere şu halimizin fena olduğunu haber vereceğiz, öyle değil mi? Karşımızdaki halimizden fena olduğunu neyle anlayacak? Şüphe yok ki hali iyi olan yerlerle kendimizi kıyaslayınca anlayacak. Bizde ise halimizi, halden en anlayanı bile bilmiyor. Avrupa hakkında bilgimiz fihrist derecesinde kalmıyor. En büyük fenalık şunda ki Avrupa’nın yalnız kötülüklerini görüp zararlarını çekmiş olan halkımız o medeni ülkelerin güzelliklerinden dahi nefret ediyor. Böyle bir memlekette ciddi olarak ne iş görülebilir?”
Ahmet Mithat Efendi, bu sorunun yanıtını devasa bir yazı mirası bırakarak öleceği güne kadar çalışarak veriyor.

11 Şubat 2014 Salı

Facebook Sayfanızda Paylaşmak İçin Resimli Güzel Sözler


Örnek resim yukarıda ki gibidir.

Yaklaşık 1000 tane resimli söz bulunmaktadır. Resimlerin üzerindeki logomuzu kaldırmadan kullanırsanız seviniriz. İyi paylaşımlar...

Resimli Güzel Sözler

Facebookta ney paylaşacağını düşünenler için süper paket...

Bir çoğu ünlü yazar sözlerinden oluşmaktadır.